Türkiye’deki ticari ekosistemi ve şirket yöneticilerinin davranış biçimlerini incelediğinizde, çok ilginç bir sosyolojik ve ekonomik refleksle karşılaşırsınız. Bir girişimci veya köklü bir firma sahibi, işini büyütmek için yeni bir ofis tutarken, lüks bir makam aracı alırken veya depolara milyonlarca liralık hammadde yığarken gözünü kırpmaz. Çünkü bu giderlerin tümü gözle görülebilir, elle tutulabilir. Ay sonu geldiğinde kiranın, elektriğin, personel maaşının ödenmesi "gerçek" birer zorunluluktur. Ancak iş dijital pazarlamaya, marka algısına ve SEO stratejilerine geldiğinde, o cömert bütçelerin aniden kısıldığını, bu alanların birer yatırım değil "keyfi bir lüks" veya "ikinci planda bir gider" olarak görüldüğünü fark edersiniz.
İşletmelerimizin içine düştüğü bu kolektif gaflet (aymazlık, gerçekleri görememe, boş bulunma) hali, aslında kültürel bir ticari alışkanlığın dijital çağa toslamasından ibarettir. Bizim tüccarımız her zaman müşkülpesent (zor beğenen) bir yapıda olsa da, parayı yatırdığı yerde somut bir tuğla görmek ister. Dijital pazarlamanın o "görünmez" kodları, arama motorlarındaki sıralamalar veya sosyal medyadaki marka algısı onlara dokunulmaz gelir. "Genel giderlerimi karşılayayım, fabrikamın çarkı dönsün de web sitesi sonraki iş" düşüncesi, aslında firmayı yavaş yavaş iflasa sürükleyen sessiz bir zehirdir. Çünkü bugün müşterinin sokağınızdan geçme ihtimali, sizi Google'da aratma ihtimalinin binde biri bile değildir.
Bu sosyolojik vizyonsuzluğun bir diğer tehlikeli uzantısı da "Vur-Kaç" reklamcılığıdır. Geleneksel zihniyete sahip yöneticiler, işler kötüye gittiğinde veya depodaki mallar erimediğinde aniden bir panikle ajansların kapısını çalarlar. "Bana hemen reklam çık, şu malları eritelim, satışı patlatalım" derler. Alt yapısı olmayan, markalaşma süreci eksik bırakılmış, web sitesi dökülen bir işletmeye anlık bir reklam basmak, kanaması olan bir hastaya ağrı kesici yutturmaktan farksızdır. Reklam bütçesi harcandığı o birkaç gün boyunca satışlar bir miktar kıpırdar, ancak reklam durduğu an firma tekrar o karanlık sessizliğe gömülür. Maliyetler zirve yapar, çünkü ortada sürdürülebilir bir sistem yoktur. Reklam platformlarına bağımlı hale gelen firma, her gün daha fazla ödeyerek daha az kazanır.
Oysa işin sosyolojisi de ekonomisi de çok farklı bir hiyerarşi emreder. Bir işe başlandığında, reklam panelini açıp para yakmadan önce halledilmesi gereken çok daha derin bir felsefe vardır. Birinci adım "Marka" olmaktır. İnsanlar o reklama tıkladığında karşılarında güven veren, hikayesi olan, kurumsal kimliği oturmuş bir yapı görmek isterler. Marka inşa edilmeden yapılan reklam, sokakta yoldan geçenlere broşür dağıtmaktan farksızdır.
Kobimedya Vizyonu
Sektörde 20. Yılımız
İkinci adım ise "Bulunabilir ve Anlaşılabilir" olmaktır. İnsanların size ihtiyacı olduğunda organik olarak (SEO ile) karşısına çıkmalısınız. Web sitenize girdiklerinde kim olduğunuzu, ne sattığınızı ve onlara ne vaat ettiğinizi saniyeler içinde anlamalıdırlar. Karmaşık cümleler, çalışmayan linkler, güven vermeyen tasarımlar müşteriyi anında iter.
Kobimedya olarak biz, işletmeleri bu kısır döngüden çıkarmak için bir nevi dijital mimarlık ve psikolojik danışmanlık yapıyoruz. Bize "sadece reklam çıkalım" diyen müşterimize, önce o reklamın gideceği odayı, yani markanın dijital evini toparlamamız gerektiğini anlatıyoruz. Dijital dünyada payidar (kalıcı, sonsuza kadar yaşayacak olan) bir başarı elde etmek istiyorsanız, genel giderlerinize gösterdiğiniz o kutsal saygıyı, dijital kimliğinize de göstermek zorundasınız. Taş duvarlar sizi yağmurdan korur ama bugün firmaları yaşatan şey o duvarların içindeki üretim değil, dijital dünyadaki yankınızdır.